[ Kısa Hikaye ] - Kitap Listesi
devam ediyor 2a önce güncellendi
Melâl Havin Adin
@ciilekkolik
Okuma
0
Oy
0
Takip
0
Yorum
0
Bölüm
0
Hayatın garezi banaydı. Yavaş yavaş küle dönerken yaptığım tek şey sevgi beklemekti. Gelmesi imkânsızdı ancak bağımlılık gibiydi. Bırakamıyordum, beklemeyi bir an olsun bırakamıyordum.
Hep bir adım geride başladım hayata. Önce babam olmadan büyüdüm, sonra annesiz kaldım. Sadece sesim değil nefesimde kesiliyordu.
devam ediyor 4h önce güncellendi
SİYAH KRİZANTEM
@meloo_aynn
Okuma
0
Oy
0
Takip
0
Yorum
0
Bölüm
0
Bazı şehirler sadece taştan ve topraktan ibaret değildir; onlar, içine düşen ruhları yavaş yavaş öğüten devasa birer makinedir. Zonguldak, üzerine çöken o isli bulutlarla ve yerin altındaki karanlığıyla, bana sığınacak bir liman değil, kaçtığım her şeyi yüzüme vuran bir ayna oldu.
İnsanın en büyük yanılgısı, bir yerden başka bir yere gittiğinde geçmişini bavuluna sığdırıp geride bırakabileceğine inanmasıdır. Oysa geçmiş, ayağınıza dolanan o görünmez zincirdir ve siz ne kadar uzağa kaçarsanız kaçın Borçlarını o kadar sert tahsil eder.
Ben buraya iyileşmeye gelmemiştim. Ben buraya, ruhumun üzerine yıkılan o bembeyaz evin enkazından sağ çıkan son parçayı, simsiyah bir denizin kıyısında kaybetmeye gelmiştim. Bilmediğim şey ise, karanlığın da bir sahibi olduğuydu. Ve o, payına düşeni almadan kimsenin bu şehirden gitmesine izin vermezdi.
Şimdi, buğulu bir aynanın karşısında, varlığım ve yokluğum arasındaki o ince çizgide duruyorum. Adımlarım beni nereye götürürse götürsün, kulağımda hep o iki silah sesinin yankısı var.
Burası Zonguldak. Burada krizantemler bile siyah açar.
devam ediyor 6g önce güncellendi
Küllerinden doğan adam
@byfatih
Okuma
0
Oy
0
Takip
0
Yorum
0
Bölüm
0
KÜLLERİNDEN DOĞAN ADAM
Fatih Erbakar’ın Gerçek Hayatından Esinlenen Roman
PROLOG
Viyana’nın soğuk sabahlarından biriydi…
Gökyüzü griydi. İnsanlar telaşla tramvaylara yetişmeye çalışıyor, herkes kendi hayatının yükünü taşıyordu. Şehrin kalabalığı içinde yürüyen bir adam vardı. Başını hafif öne eğmiş, ellerini cebine koymuştu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir adam gibi görünüyordu.
Ama kimse onun içinde taşıdığı mezarlıkları bilmiyordu.
Kimse iki evlat toprağa vermenin ne demek olduğunu bilmiyordu.
Kimse geceleri hastane banklarında uyuyup sabah fabrikaya gitmenin nasıl bir savaş olduğunu bilmiyordu.
O adamın adı Fatih’ti.
Ve hayat onu daha çok genç yaşta dizlerinin üstüne çöktürmeye çalışmıştı.
Ama o…
Her seferinde yeniden ayağa kalkmıştı.
BÖLÜM 1
GENÇ BİR ADAMIN HAYALLERİ
Fatih henüz yirmi yaşındaydı evlendiğinde.
İçinde hâlâ çocuk kalmış bir adamdı aslında. Büyük hayalleri vardı. Küçük bir evi olsun, huzurlu bir ailesi olsun istiyordu. Zenginlik değil… Sadece huzur.
13 Ekim 2013 günü hayatının yeni başlangıcı olmuştu.
İlk zamanlar her şey güzeldi.
Akşam birlikte içilen çaylar…
Gelecek hakkında kurulan hayaller…
Birlikte alınan küçük eşyalar…
İnsan bazen mutluluğun sonsuza kadar süreceğini sanıyordu.
Ama hayatın insana ne sakladığını kimse bilemiyordu.
Ve bir gün…
Fatih baba olacağını öğrendi.
İşte o gün, içinde tarif edemediği bir heyecan doğdu.
Bir çocuğun “baba” demesini hayal etmeye başladı.
Belki de ilk kez gerçekten büyüdüğünü hissediyordu.
BÖLÜM 2
RANA
04 Aralık 2014…
Hastane odasının içi sessizdi.
Sonra küçük bir ağlama sesi duyuldu.
İşte o an dünya değişti.
Hemşire küçük bir bebeği Fatih’in kollarına verdiğinde, elleri titriyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
“Hoş geldin kızım…” diyebildi sadece.
Kızının adı Sümeyye Rana olmuştu.
O gün Fatih için dünya yeniden kurulmuştu.
Daha önce anlamsız gelen hayat, artık anlam taşıyordu. Eve giderken bile yüzünde istemsiz bir gülümseme oluyordu.
Gece uykusuz kalmak bile güzeldi artık.
Çünkü yanında kızı vardı.
Ama mutluluk bazen çok kısa sürüyordu.
Henüz iki aylıktı Rana…
Bazı hareketleri farklıydı. Ağlamaları değişikti.
Önce anlam veremediler.
Sonra hastane başladı.
Ve o hastane bir daha bitmedi.
BÖLÜM 3
HASTANE KORİDORLARI
Doktorun söylediği hastalığın adını ilk duyduklarında hiçbir şey anlamamışlardı:
CDG07 Sendromu.
Nadir görülen ağır bir hastalıktı.
Fatih doktorun dudaklarına bakıyordu ama aslında hiçbir şey duymuyordu.
Çünkü insan bazen korkudan sesi bile duyamıyordu.
Günler geçti.
Hastane odaları evleri oldu.
Fatih artık hastanenin hangi koridorunun nereye çıktığını ezbere biliyordu. Hemşirelerin yüzlerini ailesinden daha çok görüyordu.
Küçücük Rana tam beş ameliyat geçirdi.
Ama her ameliyat sonrası gözlerini açıp babasına gülümsüyordu.
İşte o gülümseme…
Fatih’i ayakta tutan tek şeydi.
Bir gün doktor:
“Artık eve çıkabilirsiniz.” dedi.
Fatih ilk kez derin bir nefes aldı.
“Bitti…” dedi içinden.
“Artık geçti…”
Ama kader henüz bitmemişti.
BÖLÜM 4
HELİKOPTER
Rana’nın kalbi durmuştu.
O an Fatih’in içindeki bütün dünya parçalandı.
Küçücük bedenine kalp masajı yapıyordu.
Ellerini çekerse kızını kaybedeceğini hissediyordu.
“Hayır…” diyordu kendi kendine.
“Hayır… Gidemez…”
Sonra ambulans geldi.
Ama durum ağırdı.
Bir süre sonra evin önüne helikopter indirildi.
Mahallede herkes camlardan bakıyordu.
Fatih ise sadece kızına bakıyordu.
Helikopter havalandığında, sanki Fatih’in ruhu da onunla birlikte göğe yükselmişti.
Bir ay boyunca Rana yoğun bakımda uyutuldu.
Ve sonra…
04 Ocak 2015.
Doktor sadece başını eğdi.
Bazen tek bir hareket bile bütün dünyayı yıkmaya yetiyordu.
Fatih o gün kızını kaybetti.
BÖLÜM 5
TOPRAK
Türkiye’de hava çok soğuktu.
Toprak sessizdi.
Fatih kızının küçücük tabutuna bakıyordu.
İnsan nasıl dayanırdı buna?
Bir baba kendi evladını nasıl toprağa koyardı?
Kızını mezara koyduklarında Fatih’in içinden bir şey koptu.
O an sadece şunu düşündü:
“Ben de burada ölmek istiyorum…”
Ama ölmedi.
Çünkü bazen insan yaşamak istemese bile yaşamaya devam ediyordu.
BÖLÜM 6
DUHA
Yıllar sonra oğulları oldu.
Adını Duha Basri koydular.
Fatih korkuyordu.
Çünkü kaybetmenin ne demek olduğunu biliyordu artık.
Oğlunu her uyurken kontrol ediyordu. Nefes alıyor mu diye bakıyordu.
Sonra bir gün hastane yeniden başladı.
Yoğun bakım…
Makineler…
Hortumlar…
Fatih’in kabusları geri dönmüştü.
Kayseri’deki hastanede geceleri banklarda uyuyordu. Sabah fabrikaya gidiyor, akşam tekrar hastaneye dönüyordu.
Yorgundu.
Ama baba olmak bazen ayakta kalmak zorundaydı.
Sonra Konya…
Sonra umut…
Sonra tekrar korku…
Ve bir gece…
Doktorun ağzından çıkan iki kelime:
“Başınız sağ olsun…”
Fatih ikinci kez evladını kaybetti.
O an içindeki son ışık da söndü.
BÖLÜM 7
KARANLIK
Aylar sonra Fatih hastalanmaya başladı.
Kan kusuyordu.
Yemek yiyemiyordu.
Vücudu eriyordu.
79 kilodan 42 kiloya düşmüştü.
Bir gün hastaneye gidip sadece:
“Yardım edin…” dedi.
Sonra bayıldı.
Gözünü açtığında doktor karşısındaydı.
“Fatih… Sende üçüncü evre karaciğer tümörü var.”
İnsan bazen ölmekten korkmuyordu artık.
Sadece yoruluyordu.
Ama Fatih yine savaşmayı seçti.
Çünkü içinde hâlâ küçücük bir umut vardı.
BÖLÜM 8
BUĞRA
Ve sonra…
Hayat ona son bir hediye verdi.
05 Haziran 2021’de oğlu Buğra Abdülkerim dünyaya geldi.
Fatih oğlunu ilk kez kucağına aldığında ağladı.
Çünkü bu çocuk…
Onun yeniden hayata tutunma sebebiydi.
“Sen Rabbimin bana hediyesisin…” dedi oğluna.
İlk kez uzun zaman sonra içindeki karanlık biraz olsun aydınlandı.
FİNAL
Hayat Fatih’ten çok şey aldı.
Evlatlarını aldı.
Sağlığını aldı.
Gençliğini aldı.
Güvendiği insanları aldı.
Ama bir şeyi alamadı:
İmanını…
Çünkü Fatih biliyordu:
Bazı insanlar yıkılarak güçlenirdi.
Ve bazı adamlar…
Küllerinden yeniden doğardı.
KÜLLERİNDEN DOĞAN ADAM
Fatih Erbakar’ın Gerçek Hayatından Esinlenen Roman
BÖLÜM 9
YALNIZLIK ŞEHRİ
Viyana…
Kalabalık bir şehir olmasına rağmen insanı en çok yalnız hissettiren yerlerden biriydi.
Kış sabahları gri olurdu burada. Gökyüzü sanki hiç tamamen aydınlanmazdı. İnsanlar birbirine bakmadan yürür, herkes kendi hayatının telaşıyla kaybolurdu.
Fatih de o kalabalığın içinde yürüyordu.
Ama onun taşıdığı yük, hiçbir insanın omzunda görünmüyordu.
İki evlat toprağa vermiş bir baba…
Kanseri ölümün kıyısından dönerek yenmiş bir adam…
Ve içinde hâlâ kapanmayan yaralar taşıyan bir insan…
Bazen tramvay camından dışarı bakarken kendi kendine düşünüyordu:
“İnsan gerçekten ne kadar acıya dayanabilir?”
Cevabını bilmiyordu.
Ama hâlâ nefes aldığına göre demek ki insan sandığından daha güçlüydü.
Akşam eve geldiğinde sessizlik onu karşılıyordu.
Sessizlik bazen bağırmaktan daha ağırdı.
Çünkü insan en çok sessiz kaldığında geçmişini duyuyordu.
Rana’nın gülüşü…
Duha’nın minicik elleri…
Hastane makinelerinin sesi…
Yoğun bakım kapılarının önünde geçen geceler…
Hepsi hâlâ zihninin içindeydi.
Uyku bazen ona uğramıyordu.
Gözlerini kapattığında hastane koridorlarını görüyordu.
Ve insan bazı anıları unutmak istemese bile taşımaktan yoruluyordu.
BÖLÜM 10
BİR BABANIN ELLERİ
Fatih için babalık sıradan bir duygu değildi.
O, evlatlarına sadece baba olmamıştı.
Hem baba olmuştu…
Hem anne…
Hem savaşçı…
Bir çocuğun ateşi çıktığında sabaha kadar başında bekleyen adamdı o.
Hastane banklarında uyuyup sabah işe giden adamdı.
Kendi acısını içine gömüp çocuğunun yüzüne gülümseyen adamdı.
Buğra doğduğunda ilk kez uzun zaman sonra kalbinin içindeki karanlığın biraz dağıldığını hissetmişti.
Oğlunu kucağına aldığında elleri titremişti.
Çünkü korkuyordu.
Kaybetmekten korkuyordu.
Bir daha aynı acıyı yaşamaktan korkuyordu.
Bu yüzden Buğra uyurken geceleri defalarca nefesini kontrol ediyordu.
Bazen sessizce yatağının kenarına oturup onu izliyordu.
İnsan bazı şeyleri kaybettikten sonra, sahip olduklarına daha sıkı sarılıyordu.
Fatih’in hayatta kalan tek ışığı artık oğluydu.
Ve o ışığı söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecekti.
BÖLÜM 11
KIRILAN GÜVEN
İnsan bazen en büyük yarayı hiç beklemediği yerden alıyordu.
Fatih bunu çok geç öğrenmişti.
Bir akşam telefon ekranında gördüğü mesajlar, yıllardır ayakta tutmaya çalıştığı dünyayı yeniden sallamıştı.
İçinde tarifsiz bir sessizlik oluşmuştu.
Bağırmadı.
Çağırmadı.
Sadece sustu.
Çünkü bazı acılar insanın sesini bile elinden alıyordu.
En çok da şuna kırılmıştı:
Onca mücadeleden sonra hâlâ yalnız bırakılmasına…
Çünkü o yıllarca savaşmıştı.
Ailesi için…
Çocukları için…
Yuvası için…
Ama bazen insan ne kadar fedakâr olursa olsun bazı şeyleri kurtaramıyordu.
Yine de dağıtmadı kendini.
Çünkü artık sadece kendisi için yaşamıyordu.
Buğra için güçlü olmak zorundaydı.
BÖLÜM 12
KÜLLERİNDEN DOĞMAK
Hayat bazı insanları kırardı.
Bazılarını ise güçlendirirdi.
Fatih artık eski Fatih değildi.
Acılar onu değiştirmişti.
Eskiden daha çabuk gülen bir adamdı.
Şimdi ise sessizleşmişti.
Ama içindeki merhameti kaybetmemişti.
Çünkü gerçek güç…
Acımasızlaşmadan güçlü kalabilmekti.
Bir gece oğlunu uyuturken sessizce şunu söyledi:
“Ben seni yarım bırakmayacağım oğlum…”
İşte o an anladı…
Hayat onu ne kadar yıkarsa yıksın, yeniden ayağa kalkacaktı.
Çünkü insan bazen sadece kendisi için değil…
Sevdiği insanlar için hayatta kalıyordu.
Ve Fatih artık biliyordu:
Bazı insanlar doğmazdı…
Küllerinden yeniden yaratılırdı.
BÖLÜM 13
AYRILIK VE HASRET
Boşanmak…
Bazı insanlar için sadece bir imzaydı.
Ama Fatih için bir evin sessizce dağılmasıydı.
08 Eylül 2025 tarihinde mahkeme kararıyla evlilik resmen bitmişti. O gün adliyeden çıktığında hava yine griydi. İnsanlar yürüyordu, arabalar geçiyordu, hayat herkes için normal devam ediyordu.
Ama Fatih’in içinde bir şey daha kopmuştu.
Çünkü bir adam bazen eşinden değil…
Evladından ayrıldığında yıkılıyordu.
Mahkeme kararı gereği oğlunu haftada sadece bir kez, sekiz saat görebiliyordu.
Sadece sekiz saat…
Bir babanın evladına sarılması için verilen küçücük bir zaman…
Fatih günleri artık takvimle değil, oğlunu göreceği saate kalan vakitle sayıyordu.
Buğra geldiğinde dünya değişiyordu.
Evin içi yeniden canlanıyordu.
Oyuncak sesleri…
Küçük ayak sesleri…
“Baba…” diye koşarak sarılması…
Fatih o an bütün acılarını unutuyordu.
Ama saat ilerledikçe içinde büyüyen başka bir acı vardı.
Çünkü akşam olunca oğlunu geri götürmek zorundaydı.
Ve en ağır an hep o saat oluyordu.
Buğra her defasında babasına sarılıp ağlıyordu.
“Baba ne olur götürme beni…”
“Ben senin yanında kalmak istiyorum…”
“Ona gitmek istemiyorum…”
Bu sözler Fatih’in içine bıçak gibi saplanıyordu.
Çünkü insan kendi acısına dayanabiliyordu…
Ama evladının gözyaşına dayanamıyordu.
Fatih bazen arabayı kenara çekip sessizce ağlıyordu.
Kimse görmüyordu.
Kimse bilmiyordu.
Bir baba bazen sadece direksiyona tutunarak ayakta kalıyordu.
Oğlunun annesiyle yaşadığı her şeyi sineye çekebilirdi.
Hakareti…
İftirayı…
Yalnız bırakılmayı…
Hepsine susabilirdi.
Ama oğlunun bir tarafının eksik büyümesine razı olamıyordu.
Çünkü Buğra artık onun hayattaki son emanetiydi.
Ve Fatih içinden her gün aynı duayı ediyordu:
“Allah’ım… Bana yeterince güç ver. Oğlum beni bir gün yanlış tanımasın…”
BÖLÜM 14
MAHKEME KORİDORLARI
Fatih’in hayatı yeniden koridorlarda geçmeye başlamıştı.
Ama bu kez hastane değil…
Mahkeme koridorlarıydı.
Dosyalar…
Dilekçeler…
Sessiz bekleyişler…
Bir babanın evladına daha fazla sarılabilmek için verdiği mücadele…
O artık sadece kendisi için savaşmıyordu.
Buğra için savaşıyordu.
Çünkü biliyordu…
Bir çocuk annesiz büyümekte zorlanırdı.
Ama babasız büyümek de insanın içinde kapanmayan boşluklar bırakırdı.
Fatih oğlunun bir gün:
“Babam benim için savaşmadı…”
demesinden korkuyordu.
Bu yüzden yorulsa da vazgeçmiyordu.
Bazen geceleri eski fotoğraflara bakıyordu.
Rana…
Duha…
Ve şimdi Buğra…
Hayat sanki ona sürekli aynı yerden vuruyordu.
Ama hâlâ ayaktaydı.
Çünkü bazı insanlar artık güçlü olmak istedikleri için değil…
Mecbur oldukları için güçlü kalıyordu.
BÖLÜM 15
BİR BABANIN DUASI
Gece olmuştu.
Viyana’nın sokak lambaları camdan içeri vuruyordu.
Buğra o gece babasının omzunda uyuyakalmıştı.
Fatih kıpırdamadan öylece oturuyordu.
Sanki hareket ederse o an bozulacaktı.
Oğlunun saçlarını sessizce okşadı.
Sonra gözlerini kapatıp içinden dua etti.
“Allah’ım…
Ben çok şey kaybettim.
Evlat kaybettim…
Sağlığımı kaybettim…
Yuvamı kaybettim…
Ama oğlumu kaybetmek istemiyorum.
Onun kalbinde kötü bir baba olarak kalmama izin verme…”
İşte bir babanın en büyük korkusu buydu.
Evladının gözünde yabancı olmak…
Fatih artık şunu çok iyi biliyordu:
Hayat bazen insanı defalarca kırıyordu.
Ama bazı insanlar kırıldıkça keskinleşmiyordu…
Derinleşiyordu.
Ve Fatih’in içindeki bütün yaralara rağmen hâlâ yaşayan bir şey vardı:
Bir babanın sevgisi…